İçeriğe geç
SD Medyalar

Pratik yaşam, meraklı zihin, burçlara neşeli notlar

Psikoloji 4 dk okuma

Sosyal Medyada Kendimizi Neden Sürekli Kıyaslıyoruz

Akışta gördüğümüz her kare seçilmiş bir kare. Kıyaslama refleksinin nasıl çalıştığını ve nasıl yumuşatılabileceğini anlatıyoruz.

Yazar: Derya Ilgın Güncellendi:

Telefonu elimize aldığımızda genellikle bir amaç yoktur. Sıkılmışızdır, sıradayızdır, uyku öncesi son birkaç dakikayı doldururuz. Ama parmak birkaç dakika kaydıktan sonra ruh hâli belirgin biçimde değişir. Ekranı kapattığımızda, açtığımız andakinden daha yorgun, daha eksik ve nedenini adlandıramadığımız biçimde daha huzursuz oluruz. Bu his tesadüf değil; sosyal medyanın yapısal olarak ürettiği bir sonuçtur.

İnsan zihni kendini değerlendirmek için mutlak ölçütler kullanmaz. Ne kadar iyi durumda olduğumuzu, çevremizdekilere bakarak tahmin ederiz. Bu, kusurlu değil son derece işlevsel bir mekanizmadır; sosyal hayatta yerimizi bulmamızı sağlar. Sorun, bu mekanizmanın ölçmek için tasarlanmadığı bir malzemeyle beslenmesidir.

Karşılaştırdığımız şey gerçek hayat değil

Akışta gördüğümüz her kare, birilerinin seçtiği bir karedir. Kimse sıradan bir salı akşamını, ödenmemiş faturayı ya da yarım kalan konuşmayı paylaşmaz. Paylaşılanlar, yüzlerce sıradan andan ayıklanmış birkaç parlak an ve genellikle bu anların en iyi açıdan çekilmiş hâlidir.

Yani kendi hayatımızın tamamını, başkalarının hayatının vitrinine karşı ölçeriz. Bu, bir insanın kendi kamera arkasını başkalarının fragmanıyla kıyaslamasıdır. Sonucun aleyhimize çıkması matematiksel olarak kaçınılmazdır.

Üstelik ölçek de bozulmuştur. Eskiden insan kendini mahallesindeki, sınıfındaki, iş yerindeki birkaç düzine kişiyle kıyaslardı. Bugün bir akşamda yüzlerce hayatın en iyi anlarına maruz kalıyoruz. İçlerinden biri mutlaka bizden daha başarılı, biri daha fit, biri daha çok geziyor. Hepsini aynı anda görünce ortaya, gerçekte var olmayan tek bir "herkes" figürü çıkıyor: her alanda bizden ileride olan hayali bir insan.

Yukarı ve aşağı bakmak

Karşılaştırmanın kendisi her zaman zararlı değildir. Kendinden bir adım ilerideki birine bakmak, öğrenilebilir bir yol gösterebilir. Kritik olan, bakışın ilham mı yoksa yargı mı ürettiğidir.

Ölçüt basittir: birini gördüğünüzde içinizden "bunu ben de deneyebilirim" geçiyorsa, o karşılaştırma sizi ileri taşır. "Ben zaten hiçbir zaman öyle olamam" geçiyorsa, o karşılaştırma yalnızca aşındırır. İkinci durum genellikle mesafenin çok büyük olduğu ya da kişinin kendini zaten kırılgan hissettiği anlarda ortaya çıkar.

Bu yüzden kendinizi kötü hissettiğiniz anlarda akışa girmek, yaranın üstüne tuz basmaya benzer. Zihin o hâldeyken kanıt toplama moduna geçer ve gördüğü her şeyi yetersizliğinin delili olarak yorumlar.

Kıyaslamanın bir de zamansal boyutu vardır. Akışta gördüğümüz başarıların neredeyse tamamı sonuç anıdır: mezuniyet, terfi, açılış, taşınma. Bu sonuçlara götüren yıllar, reddedilmeler ve vazgeçme eşiğine gelinen dönemler görünmez. Böylece başarı, bir süreç değil bir olay gibi algılanır. Kendi hayatındaki süreci yaşayan kişi, başkalarının olaylarıyla kıyaslandığında haliyle yavaş kaldığını düşünür. Oysa gördüğü şey, aslında kendisinin de bir gün ulaşabileceği bir noktanın fotoğrafıdır; sadece arkasındaki yol kadraja girmemiştir.

Sayılarla ölçülen değer

İkinci mesele, sosyal medyanın her şeyi sayılara çevirmesidir. Beğeni, izlenme, takipçi. Bu sayılar kolay okunur ve bu yüzden zihinde hızla bir değer ölçütüne dönüşür. Oysa hiçbiri, bir şeyin sizin için taşıdığı anlamı ölçmez.

Sayıya bağlanmanın en görünür etkisi, insanın yaptığı işten aldığı doğrudan hazzı kaybetmesidir. Yürüyüş yapmaktan keyif alan biri, bir süre sonra yürüyüşü paylaşmadığında eksik hissetmeye başlar. Deneyim, kendi başına yeterli olmaktan çıkıp bir gösterime dönüşür.

Ne yapılabilir

Tamamen uzak durmak çoğu insan için gerçekçi değil. Ama ilişkinin şeklini değiştirmek mümkün.

İlk adım, kendinizi kötü hissettiren hesapları sessize almaktır. Bu bir kıskançlık itirafı değil, basit bir hijyen tedbiridir. Kimseye açıklamak zorunda da değilsiniz.

İkincisi, akışa girme anını amaçlı hâle getirmek. Telefonu açarken kendinize "şu an ne için bakıyorum" diye sormak, refleks kullanımı bilinçli kullanıma çevirir. Cevap yoksa, çoğu zaman bakmamak daha iyidir.

Üçüncüsü, kendinizi başkalarıyla değil kendi geçmişinizle kıyaslamaktır. Altı ay önce nerede olduğunuzu hatırlamak, kimsenin vitrininin sağlayamayacağı gerçek bir referans noktası verir.

Dördüncüsü ise en etkilisi: çevrimdışı bir hayat kurmak. Ekranın dışında sizi tatmin eden uğraşlar arttıkça, akışın üzerinizdeki etkisi kendiliğinden azalır. Karşılaştırma, boşluğu olan zihinde en çok yankılanır.

Beşinci bir yol da paylaşma niyetini sorgulamaktır. Bir anı paylaşmadan önce kendinize bunu neden paylaştığınızı sorduğunuzda, cevap bazen "güzeldi, saklamak istedim" olur; bazen de "birilerine göstermem gerekiyor". İkinci cevabın sıklığı arttıkça, o platformla kurduğunuz ilişki sizi besleyen değil sizden alan bir ilişkiye dönüşmüş demektir.

Kimse tamamen kıyaslamadan yaşayamaz. Ama neyi, kimle ve hangi ruh hâlindeyken kıyasladığımızı seçebiliriz. Bu seçim, düşünüldüğünden çok daha fazlasını değiştirir.